Yazdökümü


O kanlı canlı tatil kasabasının üzerine her yaz bitiminde ağır bir sis çökerdi. Bir tatil kasabasında yazın bitimi ne kadar da hüzünlü olurdu. Tüm sene insanlar güzel günlerini yaşamayı buraya erteler durur, sonra bir öç almaya çalışır gibi güzel anılar biriktirirlerdi. Derken birden sokak lambalarının turuncu ışıkları, sisin içinde boğuk lekelere dönüşürdü. Sahiller, dondurmacılar, boncuklar saçılan sokaklar bir rüya kadar hızlıca bulanıklaşarak tenhalaşırdı. 

İşte yine bir yaz bitiminde, o tüm hevesli kalabalığı evlerine uğurladıktan sonra kasaba bir çocuk parkının gece vakti tenhalığı gibi garip hissettiriyordu. Taş sokaktan yürüyen genç kadın adımlarını bilerek ağırlaştırıyordu; her taşın üzerine bir soru bırakıyordu. Taşların soğuğu ayakkabısının tabanından yukarı sızıyor, sanki her adımda kendi ağırlığını biraz daha fazla duyuyordu. O sorular, taşların arasında kaybolmak yerine içinden geri yankılanıyor, kasabanın sessizliğiyle birleşerek büyüyordu. İnsanın kendi sesini bu kadar gürültüsüz bir yerde duyması kadar korkutucu bir şey yoktu.

Diğer insanlar gibi gidememek miydi sorun? İnsanın kendi yazgısından razı olması ne de zordu. Başkalarının hayatlarına bakıp kendi çıtasını hep bu şekilde mi koyardı insan? Her şeyin bir merkezi var diye düşündü ama sanki o hep bir şeylerin çeperindeydi. Kasaba meydanına vardığında etrafına bakındı: Çeşmenin başında toplanmış çocuklar vardı, yüksek sesle gülüyorlardı. Sağına baktığında olabileceği başka ihtimalleri, soluna baktığında kaçtıklarını görür gibiydi. İnsanın kendi başına kendi içiyle kendi kendine koyacağı eşiklerle bir hayat mümkün olabilir miydi? 

Meydanın kıyısındaki küçük dükkânın vitrininde dizilmiş mumlar gözünü yakaladı. Bir mum aldığında onu başka mumlarla kıyaslamadan beğenebiliyordu. Ama kendisiyle ilgili, sağa sola bakmadan kendi varlığını sevemiyordu. Bu yüzden ona yaklaşan her şeyde sevgiye, şefkate, merhamete en çok eşlik eden şey korkunç bir şüphe oluyordu. 

Sevgilisi geldi aklına. Hayatının en çetrefilli zamanlarında ortaya çıkan ve bulutlar gibi iç içe geçerek yerleşen o adam. Onun kendisini sağına soluna bakmadan sevip sevmediğini merak etti. Sevgisinin karanlık koridorlarında nasıl bir yol izlediğini bilmek istedi. O adam onu hiçbir kimseyle kıyaslamadan mı sevmişti yoksa bu sevgi sağdaki soldakilere bakılıp sonra bahşedilmiş bir şey miydi? Bu sorunun ağırlığı, taşların üzerine yığılmasına neden olacak kadar büyüktü. Karanlıkta bir nesne arar gibi, sevilip sevilmediğini yoklayan bir çocuktu hâlâ.

Ay ışığı dalgalarda titriyordu. Dünyadaki varlığını başkalarının gözünden bakarak anlamaya ne zaman alıştığını kestiremiyordu. İnsanların gözlerinin içine bakmaya çalışıyor, orada kendini bulmayı umuyordu. Ama suyun dalgaları gibi, her bakış bir anlık şekil veriyor, sonra dağılıyordu.

Köprünün taşlarına yaslandı. Sis kasabanın üzerine çökmüş, ışıkları boğmuştu. Bir an, bütün bu sessizliğin ortasında, kendisinin de o sisin bir parçası olduğunu düşündü. İnsan yalnızca bir gölge, bir geçiş, bir bakış kadar sürüyordu.

Adımlarını ağırlaştırarak eve yürüdü. İçeride hâlâ yazdan kalma tuz kokusu vardı, ama boşluk kokusu daha baskındı.Pencereye yürüdü. Camda kendi yansımasını gördü; bulanık, sanki yabancı bir yüz gibiydi. Elini cama koydu, camın soğuğunu hissetti. O an, varlığının dışarıdan bir yüzeyin arkasına mahkûm olduğunu fark etti: ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, kendiyle arasına hep bir cam, hep bir sis giriyordu. Ve orada durdu. Sorularını cevaplamadan, hiçbir yere bağlamadan. Var olmak, cevapların değil, soruların ağırlığında yaşamaktan ibaretti. 


Yorum bırakın