
Modern iktidar biçimlerinin en belirgin özelliklerinden biri, gündelik olanı yönetilebilir ve şeffaf kılma çabasıdır. Ancak tam da bu şeffaflık baskısı altında, görünmezliğin yaratıcı kaçış yolları, direnişin en istikrarlı damarlarını oluşturur. James C. Scott, bu görünmeyen ama süreklilik arz eden karşı koyma biçimlerine “gündelik hayatın direniş biçimleri” adını verir Bu eylemlerin neredeyse hiçbiri manşetlere çıkmaz, ama hepsi tarihin gidişatını etkileyebilir. Örneğin, bir fabrika işçisinin makineyi bilinçli biçimde yavaş çalıştırması ya da bir köylünün üretimin bir kısmını devletten gizlemesi, sistemle doğrudan çatışmadan ama ona karşı durarak kurulan bu mikro direnişlerin somut örnekleridir.
Medyada genellikle gürültülü, yıkıcı ve doğrudan çatışmaya dayalı direniş biçimleri yer bulur. Bu görünür mücadelelerin sesi o denli yüksektir ki, aslında toplumsal kapsayıcılığı çok daha geniş olan, hatta hepimizin gündelik pratiklerinde zuhur edebilecek olan sessiz direniş biçimlerini kolaylıkla ıskalarız. Oysa direniş her zaman yalnızca meydanda, afişte ya da grevde değildir. Direniş, gündeliğin içinde, görünmeyen ama hissedilen bir süreklilikle varlığını sürdürür. Hayat, çoğu zaman yüksek sesle değil; ince taktiklerle, kaçamak hareketlerle, uyum gösteriyor gibi görünerek direnmekle kurulur. Michel de Certeau’nun meşhur ifadesiyle, “Gündelik hayat, kendini başkalarının mülkü üzerinde türlü biçimlerde kaçak avlanarak icat eder.” Bu cümle, onun gündelik hayata dair yaklaşımının özüdür: insanlar kendilerine sunulan hazır yapıları yalnızca tüketmekle yetinmezler; onları dönüştürür, yeniden biçimlendirir ve kimi zaman da sessizce aşındırarak gündeliği politikleştirirler.
Certeau’nun “taktikler” adını verdiği bu anlık kaçışlar, başkalarının alanında, başkalarının kurallarıyla ama o kuralları bükerek yaşamanın yollarıdır. Strateji iktidarın diliyse, taktik güçsüzün zekâsıdır. Bu bağlamda, Scott’un yaklaşımı Certeau’nunkiyle dikkat çekici bir benzerlik gösterir. Scott, direnişi yalnızca barikatlarda ya da meydanlarda değil, gündelik yaşamın içinde, görünmez biçimlerde araştırır. “Infrapolitics” adını verdiği kavramsal çerçeve, iktidarla doğrudan çatışmaktan kaçınan, fakat onun normlarını sürekli ihlal eden gündelik pratikleri içerir: iş yavaşlatma, sessizlik, dedikodu, sahte itaat, kayıtsızlık… Scott bu pratikleri “gizli metin” (hidden transcript) olarak tanımlar; yani iktidarın gözleri önünde ama onun kodlarını aşan bir dille yazılmış, bastırılmışların karşı anlatısıdır bu.
Tüm bu tartışmalar beni sosyal hareketlere dair iki temel soruya geri götürüyor. İlki, belirli bir amaç etrafında örgütlenen kolektif eylemin kapasitesinin, çoğu zaman çok daha organize, merkezî ve donanımlı bir devlet aygıtı karşısında neden yetersiz kalabildiğidir. Özellikle günümüzde gözetim teknolojilerinin ulaştığı boyut göz önünde bulundurulduğunda, toplumsal hareketlerin işlevselliği ve dönüştürücü gücü üzerine yeniden düşünmek kaçınılmaz hale geliyor.
Bu bağlamda aklıma takılan bir kitap başlığı var: Why Social Movements (Sometimes) Matter? Parantez içindeki “sometimes” kelimesi tesadüfi değil. Asıl soru, tam da burada saklı: Hangi toplumsal eylemler gerçekten fark yaratır? Hangi koşullar altında, ne zaman ve nasıl dönüştürücü bir güce kavuşurlar?
Ben bu soruyu uzun süre kamusal, görünür ve kitlesel eylemler çerçevesinde düşünmeye eğilimliydim. Oysa Scott’un önerdiği perspektif çok daha radikal: Belki de insanlar her zaman bir aradadır; fakat bu bir aradalık çığlıklarla değil, fısıltılarla; doğrudan çatışmayla değil, ince taktiklerle ve kaçışlarla inşa edilir. Direniş, illa ki gürültülü, yıkıcı ya da gözle görünür olmak zorunda değildir. Bazen direnişin işlevi yıkmak değil, geciktirmek; sabote etmek, aşındırmak, zaman kazandırmaktır. Ve belki de bu düşük yoğunluklu ama ısrarlı varoluş biçimi, direnişe asıl anlamını kazandırır.
Buradan ikinci bir soruya yöneliyorum:
Eylem, sonucu için mi yapılır; yoksa eylemin kendisi başlı başına bir değer midir?
Scott’un gündelik direniş kavramsallaştırması, eylemin yalnızca politik değil, aynı zamanda etik ve varoluşsal bir boyutu olduğunu da ortaya koyar. Hegemonik baskıların gölgesinde, bireyin küçük bir jestle dahi kendi öznelliğini koruyabilmesi, yalnızca siyasal değil, ahlaki bir direniş biçimidir. Certeau’nun “tüketicinin üretimi” dediği şey de budur: birey, kendisine dayatılan anlam ve nesneleri yalnızca kullanmaz; onları anlamlandırma biçimiyle sessiz bir üreticiye dönüşür.
Scott’un “public transcript” ve “hidden transcript” ayrımı, mekânsal olduğu kadar zamansal bir gerilim de taşır. Görünür olan protestolar, grevler, devrimler yalnızca belirli eşiklerde ve tarihsel kırılma anlarında yüzeye çıkar. Oysa görünmeyen, bastırılmış, sessizce gündelik hayata sinmiş “düşük yoğunluklu” direniş biçimleri her zaman oradadır. Certeau’nun deyimiyle bu, bir “gece denizi”dir; üzerinde yükselen tüm siyasal yapılar ise geçici adacıklardan ibarettir.
Sonuç olarak, bugün bazı sorularımın kesin yanıtlarına ulaşabilmiş değilim. Ancak bu metin boyunca eşlik eden düşünsel yönelim, bana belki de asıl önemli olanın soruların biçimi olduğunu hatırlattı.
Artık mesele “Kitleler ne zaman bir araya gelir?” değil;
“Ne zaman görünür olmayı seçerler, ne zaman görünmezliği bir varoluş biçimi olarak benimserler?”
Bu soru, direnişin görünmeyen biçimlerini de ciddiyetle ve saygıyla ele almayı gerektirir. Aynı zamanda direnişi, yalnızca toplulukların rastlantısal duygu patlamaları olarak değil; içinde tarihsel koşulları, riskleri ve stratejik hesapları barındıran, rasyonel ve bütüncül bir eylem biçimi olarak değerlendirmeyi de önceler.